Sevgili öğrenci arkadaşlar sizin adınıza bütün süteleri inceledik.Ancak bazı siteler zaman içinde kayboluyor veya nitelik değiştirebiliyor.Özellikle ara veya bul ile biten siteler ödev sitelerini buluyor.Oralardan da yeni sitelere erişmek mümkün.Bu arada çoğu ödev siteleri üyeliği mecbur kılıyor.Üye olup olmama durumu tamamen sizleri ilgilendiriyor.Şu an blogumuzda yer alan siteler son güncellenmiş şekliyle verilmektedir.Bağlantı şeklinde olmayan siteleri kes kopyala yapıştır ile hızlandırabilirsiniz.
Ücretsiz Ödev Siteleri
www.odevarsivi.com
www.odevturk.com
www.odew.net
www.odevtr.com
www.odevimtr.com
www.odevrehberi.com
www.odevbilgi.com
www.gencbilim.com
www.odev24.com
www.odevevi.com
www.odevsitem.com
www.odevbul.net
www.odevimiz.net
www.stajdefteri.com
www.odevimiz.net
www.odevsitesi.com
www.odevindir.net
www.odevbank.com
Ücretli Ödev Siteleri
www.odev.com.tr
www.odevrehberi.com
www.odevci.com
www.odevara.com
www.acilodev.com
www.tumodevler.com
HOŞ GELDİNİZ
Dünyanın neresinde olursanız olun gönlünüzün ve ruhunuzun bir kenarında aşk ve sevgi varsa
bir gün mutlaka sevgiler ve gönüller sultanına yurt
olan bu şehre yolunuz düşecek ve eğer bu dünyanın
dertleri ve sıkıntıları altında yaşamaktan
bunalmışsanız herkesi davet eden yüce ruhunun gölgesine mutlaka ihtiyaç duyacaksınız
bir gün mutlaka sevgiler ve gönüller sultanına yurt
olan bu şehre yolunuz düşecek ve eğer bu dünyanın
dertleri ve sıkıntıları altında yaşamaktan
bunalmışsanız herkesi davet eden yüce ruhunun gölgesine mutlaka ihtiyaç duyacaksınız
Konya İlimizin Tarihi

Cennet Yurdumuzun, adı eski devirlerden beri değişmeyen şehirlerinden biri de Konya'dır. Konya adının "Kutsal Tasvir" anlamındaki "İkon" sözcüğüne bağlı olduğu iddia edilir. Bu konuda değişik rivayetler bulunmaktadır. Bunlardan biri; kente dadanan ejderhayı öldüren kişiye şükran ifadesi olarak bir anıt yapılır ve üzerine de olayı anlatan bir resim çizilir. Bu anıta verilen isim, "İkonion" dur.
İkonion adı, İcconium'a dönüşürken, Roma döneminde İmparator adlarıyla değişen yeni söyleniş biçimlerine rastlanır.
Bunlar; "Claudiconium, Colonia Selie, Augusta İconium" dur. Bizans kaynaklarında "Tokonion" olarak geçen şehrimize yakıştırılan diğer isimler şöyledir:
"Ycconium, Conium, Stancona, Conia, Cogne, Cogna, Konien, Konia..."
Arapların Kuniya dedikleri güzel kentimiz, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde bir daha değişmeyerek günümüze kadar gelen ismine kavuşmuştur: Konya...
Konya İli, M.Ö. 7. bin yılından beri yerleşim yeri olmuş, pek çok medeniyete beşiklik etmiştir. Yazının M.Ö. 3500'de kullanılmaya başlattığı hatırlanacak olursa, Konya'nın, ülkemizin en eski yerleşim merkezleri arasında yer aldığı söylenebilir.
Çumra Çatalhöyük, sadece ülkemizin değil, Dünya ölçüsünde yemek kültürünün ilk defa başladığı, tarımın yapıldığı, ateşin kullanıldığı, yerleşik hayata geçildiği, vahşi hayvan saldırılarına karşı ortak savunmanın yapıldığı merkez olarak tanınır.
Çatalhöyük, Neolitik, Erbaba ve Karahöyük Kalkolitik, Alaeddin Tepesi, Eski Tunç Devri merkezleridir.
Tarih devirlerinde Hititler ve Lidyalılar, M.Ö. 6. yüzyılda Persler, M.Ö. 4. Yüzyılda Büyük İskender, Selevkoslar, Bergama krallığı, M.Ö. 2. yüzyılda Roma, M.S. 395'te Konya ve çevresine hakim oldular.
7. yüzyıl başlarında Sasaniler, bu yüzyılın ortalarında Muaviye komutasındaki Emeviler, şehri geçici olarak işgal ettiler.
10. yüzyıla kadar bir Bizans eyaleti olan Konya; Müslüman Araplar'ın akınlarına maruz kaldı. Malazgirt Zaferi'nden önce Konya'ya ilk gelen, Türk akıncıları Selçuklular oldu. (1069)
Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan, 1071'de Bizans İmparatoru Romen Diyojen'i Malazgirt'te kesin bir yenilgiye uğratarak, Türkler'e Anadolu'nun Kapılarını açtı. Sultan Alparslan, zaferden sonra komutanlarına Anadolu'nun tamamen fethedilmesi görevini verdi.
Nasreddin Hoca'nın Hayatı

Nasreddin Hoca'nın Hayatı
Nasreddin Hoca (1208-1284)
Türk halk bilgesi. Halk dilinde, duygu ve inceliği içeren, gülmece türünün öncüsü olmuştur.
Sivrihisar'ın Hortu yöresinde doğdu, Akşehir'de öldü. Babası Hortu köyü imamı Abdullah Efendi, annesi aynı köyden Sıdıka Hatun'dur. Önce Sivrihisar'da medrese öğrenimi gördü, babasının ölümü üzerine Hortu'ya dönerek köy imamı oldu. 1237'de Akşehir'e yerleşerek, Seyyid Mahmud Hayrani ve Seyyid Hacı İbrahim'in derslerini dinledi, İslam diniyle ilgili çalışmalarını sürdürdü. Bir söylentiye göre medresede ders okuttu, kadılık görevinde bulundu. Bu görevlerinden dolayı kendisine Nasuriddin Hâce adı verilmiş, sonradan bu ad Nasreddin Hoca biçimini almıştır. Onun yaşamıyla ilgili bilgiler, halkın kendisine olan aşırı sevgisi yüzünden, söylentilerle karışmış, yer yer olağanüstü nitelikler kazanmıştır. Bu söylentiler arasında, onun Selçuklu sultanlarıyla tanıştığı, Mevlânâ Celâleddin ile yakınlık kurduğu, kendisinden en az yetmiş yıl sonra yaşayan Timur'la konuştuğu, birkaç yerde birden göründüğü bile vardır.
Nasreddin Hoca'nın değeri, yaşadığı olaylarla değil, gerek kendisinin, gerek halkın onun ağzından söylediği gülmecelerdeki anlam, yergi ve alay öğelerinin inceliğiyle ölçülür. Onun olduğu ileri sürülen gülmecelerin incelenmesinden, bunlarda geçen sözcüklerin açıklanışından anlaşıldığına göre o, belli bir dönemin değil Anadolu halkının yaşama biçimini, güldürü öğesini, alay ve eğlenme türünü, övgü ve yergi becerisini dile getirmiştir. Onunla ilgili gülmeceleri oluşturan öğelerin odağı sevgi, yergi, övgü, alaya alma. Gülünç duruma düşürme, kendi kendiyle çelişkiye sürükleme, Şeriat'ın katılıkları karşısında çok ince ve iğneli bir söyleyişle yumuşaklığı yeğlemedir. O, bunları söylerken bilgin, bilgisiz, açıkgöz, uysal, vurdumduymaz, utangaç, atak, şaşkın, kurnaz, korkak, atılgan gibi çelişik niteliklere bürünür. Özellikle karşısındakinin durumuyla çelişki içinde bulunma, gülmecelerinin egemen öğesidir. Bu öğeler Anadolu insanının, belli olaylar karşısındaki tutumun yansıtan, düşünce ürünlerini oluşturur. Nasreddin Hoca, halkın duygularını yansıtan, bir gülmece odağı olarak ortaya çıkarılır. Söyletilen kişi, söyletenin ağzını kullanır, böylece halk Nasreddin Hoca'nın diliyle kendi sesini duyurur.
Nasreddin Hoca, bütün gülmecelerinde, soyut bir varlık olarak değil, yaşanmış, yaşanan bir olayla, bir olguyla bağlantılı bir biçimde ortaya çıkar. Olay karşısında duyulan tepkiyi ya da onayı gülmece türlerinden biriyle dile getirir. Tanık olduğu olaylar, genellikle, halk arasında geçer. Hoca soyluların, yüksek saray çevresinde bulunanların aralarına ya çok seyrek girer ya da hiç girmez. Sözgelişi onun tanıştığı söylenen Selçuklu sultanlarıyla ilgili gülmecesi yoktur. Timur'la ilgili "hamam, Timur ve peştemal" gülmecesi de, Timur'dan çok önce yaşadığı için, sonradan üretilmiştir. Halk beğenisi Hoca'yı Timur gibi çevresine korku salan bir imparatorun karşısına hamamda çıkarak, "kızım sana söylüyorum, gelinim sen işit" türünden bir yergi yaratmıştır. Burada yerilen, dolaylı olarak, kendi toplumun, halkın üstünde gören saray insanlarıdır.
Nasreddin Hoca gülmecelerinde dile gelen, onun kişiliğinde, halkın duygularını yansıtan başka bir özellik de eşeğin yeridir. Hoca eşeğinden ayrı düşünülemez, onun taşıtı, bineği olan eşek gerçekte bir yergi ve alay öğesidir. Anadolu insanının yarattığı gülmece ürünlerinde atın yeri yoktur denilebilir. Eşek, acıya, sıkıntıya, dayağa, açlığa katlanışın en yaygın simgesidir. Soyluların, sarayların çevresinde üretilmiş gülmecelerde eşek bulunmaz, oysa at geniş bir yer tutar. Bu konuda, başka bir çelişki sergilenir, gülmecede güldürücü öğe ile yerici öğe yanyana getirilir. Bunun örneği de kendisinden eşeği isteyen köylüye, "eşek evde yok" deyince ahırda onun anırmasını duyan köylünün "işte eşek ahırda" diye diretmesi karşısında, Hocanın "eşeğin sözüne mi inanacaksın benimkine mi" demesidir.
Onun gülmecelerinde, kaba sofuların "ahret" le ilgili inançları da önemli bir yer tutar. "Fincancı Katırları", "Ben Sağlığımda Hep Burdan Geçerdim" başlıklı gülmeceler katı bir inanç karşısındaki duyguyu açığa vurur. Toplumda neye önem verildiğini anlatan "Ye Kürküm Ye" gülmecesi, Hoca'nın dilinde, halkın tepkisini gösterir.
Nasreddin Hoca'nın etkisi bütün toplum kesimlerine yayılmış, "İncili Çavuş", "Bekri Mustafa", "Bektaşi" gibi çok değişik yörelerin duygularını yansıtan gülmece türlerinin doğmasına olanak sağlamıştır. Bunlardan ilk ikisi saray çevresinin oldukça kaba beğenisini, üçüncüsü de gene halkın Şeriat'ın katılığına karşı duyduğu tepkiyi dile getirir.
Hz. Mevlâna'nın (K.S) Hayatı

Hz.Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan Ülkesi'nin Belh şehrinde doğmuştur. Hz.Mevlâna'nın babası Belh Şehrinin ileri gelenlerinden olup, sağlığında "Bilginlerin Sultânı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahâeddin Veled'tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur.
Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled,bazı siyasi olaylar ve yaklaşan
Moğol istilası nedeniyle 1212 veya 1213 yıllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'den ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü'I-Ulemâ'nın ilk durağı Nişâbur olmuş,Nişabur'da bir müddet kaldıktan sonra Bağdat'a oradan da Kûfe yolu ile Kâ'be'ye hareket etmiştir. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam'a uğramış, Şam'dan sonra Malatya, Kayseri ve Niğde yolu ile 1222 yılında Lârende'ye (Karaman) gelen Sultânü'/-Ulemâ ve ailesi Karaman'da Subaşı Emir Mûsâ'nın yaptırdığı medreseye yerleşmiş ve burada 7 yıl kalmışlardır.
Hz.Mevlâna 1225 yılında Karaman'da Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu oldu.Yıllar sonraGevher Hatun'u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerrâ Hatun ile ikinci evliliğini yaptı.
Hz.Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.
Bu yıllarda Anadolu'nun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti'nin egemenliği altında idi. Konya'da bu devletin başşehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve Devletin hükümdarı Alâeddin Keykubâd idi. Alâeddin Keykubâd Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerleşmesini istedi. Bahaeddin Veled Sultanın davetini kabul etti ve Konya'ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldiler. Sultan Alâeddin kendilerini muhteşem bir törenle karşıladı ve Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni ikametlerine tahsis ettiler.
Sultânü'l-Ulemâ 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat etti. Mezar yeri
olarak, Selçuklu Sarayının Gül Bahçesi seçildi. Halen müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı'ndaki bugünkü yerine defnolundu. Sultânü'I-Ulemâ ölünce, talebeleri ve müridleri bu defa Hz.Mevlâna'nın çevresinde toplandılar. Hz.Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Hz.Mevlâna büyük bir alim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Vaazları kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.
Hz.Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Hz.Mevlâna Şems'de "mutlak kemâlin varlığını"cemalinde de"Allah'ın nurunu" görmüştü.Ancak beraberlikleri uzun sürmedi.Şems aniden ortadan kayboldu, daha sonra mübarek insanın muhalifleri tarafından
sırf kıskançlıktan öldürüldüğü anlaşıldı. Hz.Mevlâna Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkûbî ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalıştılar.
Bu hayat yolculuğunu " Hamdım, piştim, yandım " sözleri ile özetleyen
Hz.Mevlâna 17 Aralık 1273 Pazar günü Hakk' ın rahmetine kavuştu. Hz.Mevlâna'nın cenaze namazını vasiyeti üzerine Sadreddin Konevî Hazretleri
kıldıracaktı.Ancak,Sadreddin Konevî Hazretleriçok sevdiği ve saydığı Hz.Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı.Bunun üzerine,
Hz.Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Sıraceddin kıldırdı.
Hz.Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Hz.Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah,vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyor, "Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir" buyuruyordu.
HZ MEVLÂNA'NIN ESERLERİ
MESNEVİ
Mesnevî, klâsik doğu edebiyatında, bir şiir tarzının adıdır. Sözlük anlamıyla "İkişer, ikişerlik" demektir. Edebiyatta aynı vezinde ve her beyti kendi arasında ayrı ayrı kafiyeli nazım şekillerine Mesnevî adı verilmiştir.
Her beytin aynı vezinde fakat ayrı ayrı kafiyeli olması nedeniyle Mesnevî'de büyük bir yazma kolaylığı vardır. Bu nedenle uzun sürecek konular veya hikâyeler şiir yoluyla söylenilecekse, kafiye kolaylığı nedeniyle mesnevî tarzı seçilir. Bu suretle şiir, beyit beyit sürüp gider.
Mesnevî her ne kadar klâsik doğu'şiirinin bir şiir tarzı ise de "Mesnevî" denildiği zaman akla "Mevlâna'nın Mesnevî'si"gelir. Mevlâna Mesnevî'yi Çelebi Hüsameddin'in isteği üzerine yazmıştır. Kâtibi Hüsameddin Çelebi'nin söylediğine göre Mevlanâ, Mesnevî beyitlerini Meram'da gezerken,otururken, yürürken hatta semâ ederken söylermiş, Çelebi Hüsameddin de yazarmış.
Mesnevî'nin dili Farsça'dır. Halen Mevlâna Müzesi'nde teşhirde bulunan 1278 tarihli, elde bulunan en eski Mesnevî nüshasına göre, beyit sayısı 25618 dir.
Mesnevî'nin vezni : Fâ i lâ tün- Fâ i lâ tün - Fâ i lün'dür
Mevlâna 6 büyük cilt olan Mesnevî'sinde, tasavvufî fikir ve düşüncelerini, birbirine ulanmış hikayeler halinde anlatmaktadır.
DİVAN-I KEBİR
Dîvân, şairlerin şiirlerini topladıkları deftere denir. Dîvân-ı Kebîr "Büyük Defter" veya "Büyük Dîvân" manasına gelir. Mevlâna'nın çeşitli konularda söylediği şiirlerin tamamı bu divandadır. Dîvân-ı Kebîr'in dili de Farsça olmakla beraber, Dîvân-ı Kebîr içinde az sayıda Arapça, Türkçe ve Rumca şiir de yar almaktadır. Dîvân-ı Kebîr 21 küçük dîvân (Bahir) ile Rubâî Dîvânı'nın bir araya getirilmesiyle oluşmuştur. Dîvân-ı Kebîr'in beyit adedi 40.000 i aşmaktadır. Mevlâna, Dîvân-ı Kebîr'deki bazı şiirlerini Şems Mahlası ile yazdığı için bu dîvâna, Dîvân-ı Şems de denilmektedir. Dîvânda yer alan şiirler vezin ve kafiyeler göz önüne alınarak düzenlenmiştir.
MEKTUBA T
Mevlâna'nın başta Selçuklu Hükümdarlarına ve devrin ileri gelenlerin.e nasihat için, kendisinden sorulan ve halli istenilen diıü ve ilmi konularda ise açıklayıcı bilgiler vermek için yazdığı 147 adet mektuptur. Mevlâna bu mektuplarında, edebî mektup yazma kaidelerine uymamış, aynen konuştuğu gibi yazmıştır. Mektuplarında "kulunuz, bendeniz" gibi kelimelere hiç yer vermemiştir. Hitaplarında mevki ve memuriyet adları müstesna, mektup yazdığı kişinin aklına, inancına ve yaptığı iyi işlere göre kendisine hangi hitap tarzı yakışıyorsa o sözlerle ve o vasıflârla hitap etmiştir.
Fİ Hİ MA Fİ H
Fîhi Mâ Fih "Onun içindeki içindedir" manasına gelmektedir.. Bu eser Mevlâna'nın çeşitli meclislerde yaptığı sohbetlerin, oğlu Sultan Veled tarafından toplanması ile meydana gelmiştir. 61 bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerden bir kısmı, Selçuklu Veziri Süleyman Pervane'ye hitaben kaleme alınmıştır. Eserde bazı siyasi olaylara da temas edilmesi yönünden, bu eser aynı zamanda tarihi bir kaynak olarak da kabul edilmektedir. Eserde cennet ve cehennem, dünya ve âhiret, mürşit ve mürîd, aşk ve semâ gibi konular işlenmiştir.
MECÂLİS-İ SEB'A (Yedi Meclis)
Mecâlis-i Seb'a, adından da anlaşılacağı üzere Mevlâna'nın yedi meclisi'nin, yedi vaazı'nın not edilmesinden meydana gelmiştir. Mevlâna'nın vaazları, Çelebi Hüsameddin veya oğlu Sultan Veled tarafından not edilmiş, ancak özüne dokunulmamak kaydı ile eklentiler yapılmıştır. Eserin düzenlemesi yapıldıktan sonra Mevlâna'nın tashihinden geçmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Şiiri amaç değil, fikirlerini söylemede bir araç olarak kabul eden Mevlâna, yedi meclisinde şerh ettiği Hadis'lerin konuları bakımından tasnifi şöyledir :
1. Doğru yoldan ayrılmış toplumların hangi yolla kurtulacağı. 2. Suçtan kurtuluş. Akıl yolu ile gafletten uyanış. 3. İnanç'daki kudret. 4. Tövbe edip doğru yolu bulanlar Allah'ın sevgili kulları olurlar. 5. Bilginin değeri. 6. Gaflete dalış. 7. Aklın önemi.
Bu yedi meclis'de, asıl şerh edilen hadislerle beraber, 41 Hadis daha geçmektedir. Mevlâna tarafından seçilen her Hadis içtimaidir. Mevlâna yedi meclisinde her bölüme "Hamd ü sena" ve "Münacaat" ile başlamakta, açıklanacak konuları ve tasavvufî görüşlerini hikaye ve şiirlerle cazip hale getirmektedir. Bu yol Mesnevî'nin yazılışında da aynen kullanılmıştır.
Televizyon Kuruluşları
İl Merkezinde Yerel Yayın Yapan Televizyonlar
Televizyonun Adı Telefon Numarası
1.Kon-Tv 0 (332) 350 40 00
2.Sun TV 0 (332) 236 91 70
3.Kanal 1 TV 0 (332) 238 15 20
4.KTV 0 (332) 236 9602
5.Üniversite TV 0 (332) 241 15 15
Televizyonun Adı Telefon Numarası
1.Kon-Tv 0 (332) 350 40 00
2.Sun TV 0 (332) 236 91 70
3.Kanal 1 TV 0 (332) 238 15 20
4.KTV 0 (332) 236 9602
5.Üniversite TV 0 (332) 241 15 15
Konyaspor Kulübü Tarihi

1922 yılında kurulan Konya Gençlerbirliği, amatör olarak bir çok başarılar elde ettikten sonra 1965 yılında dönemin Futbol Federasyonu Başkanı sayın Orhan Şeref Apak’ın teşvikleriyle ismini KONYASPOR olarak değiştirdi. Bu isim değişikliğin yanında Meramspor ve Çimentospor kulüpleri de KONYASPOR bünyesine katıldı ve siyah beyaz renkleri aldı. Bu adım KONYASPOR’un profesyonel futbol şubesine ilk adımı oldu. Konyaspor 1965-1966 Türkiye 2. liginin ilkyarısını tamamen Konyalı futbolculardan kurulu bir kadroyla tamamladı .İkinci yarıda ise Konyaspor profesyonel takımının tarihinde ilk Konya dışından gelen oyuncusu Ankara Gençlerbirliği'nden İlhan oldu. Daha sonra Petrol Ofisinden Genç milli Baha takıma dahil edildi. Konyaspor 1981 yılında şehrimizin diğer köklü kulübü İdmanyurdu ile birleşerek (yeşil beyaz) renkleri ve (çift başlı kartal) amblemini alarak gücünü ikiye katladı. Konyaspor 22 yıllık profesyonellik mücadelesinin ardından 1987-1988 sezonunda 2. ligde şampiyon olup, tarihinde ilk kez 1. futbol ligine çıktı. Bu tarihte Konyaspor'u Özkan Sümer çalıştırmıştı. Konyaspor 1. ligde 5 sezon kalarak, bu 5 sezon boyunca toplam 160 karşılaşma oynamış, 47 galibiyet 33 beraberlik ve 80 yenilgi almıştır. 1992-1993 sezonunda temsilcimiz 2. lige döndü. KONYASPOR’un profesyonel lig boyunca başkanlıklarını şu isimler yaptı. Mehmet Ortaer, Veli Nurullahoğlu, Orhan Tütüncü, Kazım Özbay, Mehmet Saim Çetin,Ömer Armağan, Eşref Eşrefoğlu, Ahmet Onocak, Kamil Civelek, Oğuz İyioldu, İsmail Çapar, Sezai Arısoy, Fahrettin Hiçdönmez, Ömer Civelek, Servet Acar, Sedat Varol, İrfan Mescioğlu, Veysel Büyükmumcu, Halis Ünal, Ahmet Yüzbaşıoğlu, Mehmet Çolakoğlu, Mehmet Düzel, Mustafa Bülbül, Süleyman Çınar, Ahmet Öksüz, Kudret İrdirençelebi, Algün Tunçalp, Metin Ortakakarpuz, Bahtiyar Demir, Numan Erkan, Sait Gönen, Mehmet Oktut, Ahmet Hamdi Uçarok, Mevlüt Sarı, Mustafa Bayram ve Mehmet Köseoğlu. 10 yıllık 1. futbol ligi hasretini 2002-2003 sezonunda sona erdiren Konyaspor, şu anda Turkcell Süper Lig'i olarak adlandırılan ligde Anadolu’dan yükselen bir takım olarak dikkatleri çekmektedir. Süper lige çıktığı 2002-2003 sezonundan bu yana yaptığı transferler ve altyapı çalışmalarıyla Konyaspor,günü birlik başarılar yerine kalıcı başarıları hedeflemektedir. Ahmet Şan’ın başkanlığını yaptığı yönetim kurulu, Konyaspor Futbol takımını şehrimize yakışır seviyelere çekmekle kalmayıp kulube, kurumsal bir kimlik kazandırmak için gece ve gündüzlerini vermektedirler. Yönetim Kurulu, gelecekte tesisleriyle ve diğer branşlarıyla büyük başarılara imza atmaya hazır bir Konyaspor için, halkın da desteğiyle çalışmalarını sürdürmektedir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

